17 10 2011

Zenginleşme dindarları nasıl etkiledi?-Mahmud Erol Kılıç

Türkiye toplumunun yeniden inşası, geçmişi inkâr üzerine kurulu. Geriye doğru derinleştiğimizde hastalıklarımıza teşhis koymak kolaylaşıyor. İçi boş bir Müslümanlığın yükseldiğinden şikâyet ediyorsak,  tasavvufu konuşmaya hazır olmalıyız.

Sosyal hayatta görünürlükleri arttıkça Müslümanların dindarlığı, nezaketi, ahlakı tartışmalara konu oluyor. İnansın, inanmasın herkes, İslam’ın yüce değerler vaz’ettiğinde hemfikir. Mesele, dini temsil ettiği varsayılan insanın ne kadar başarılı olduğu. Oysa çok değil, bir asır önce aynı topraklarda cihana adaleti, nezaketi, estetiği ile nâm salmış bir medeniyet hüküm sürüyordu. Toprağımızı, itibarımızı kaybettiğimiz aşikâr. Peki, estetiğimizi, nezaketimizi, ahlakımızı nasıl yitirdik? Bu soruların ardına düştüğümüzde yaşadığımız zihniyet devrimi çıkıyor karşımıza. Neyi kaybettiğimizi hatırlamadan yitiğimizi bulmamız da mümkün görünmüyor. Büyüklerin ‘hikmet’ ya da ‘irfan’ diye nitelediği idrak seviyesinde kilitleniyor mesele. İrfandan soyulan din, siyaset aracı olarak kalıveriyor orta yerde. Ve biz ilmihal seviyesi kitaplarının sayfaları arasında manevi bunalımlarımıza çare arıyoruz. Tasavvuf profesörü Mahmud Erol Kılıç Hoca, yıllardır kendisine kulak kabartanlara çarenin yanlış adreste arandığını söylüyor. Ona göre tasavvufla, 1400 senede ulaşılan irfan seviyesi ve bu geleneği ortaya çıkaran kurumlarla barışmazsak sorunlarımıza çözüm bulmamız mümkün değil…

İşte Ayşe Adalı'nın Prof Dr Mahmut Erol Kılıç'la mülakatı:

Neyi kaybettiğimizden bile gafil olacak kadar savrulmamıza sebep ne? Nedir gözden kaçırdığımız?

İnsan hayatında ve tabii ki ilimde kalitenin yakalanması zaman alır. Güzel bir seviye yakalandığında da onun esaslarını korumak gerekir. Maneviyatta, dini ilimlerde de aynı şey söz konusu. Dinde, bireysel ve toplumsal anlamda dereceler bulunur. Kişi, dini ilimlerin önce zahiri ile tanışır. Şekli unsurların sadece özü koruma amaçlı olduğunu, yani gaye değil araç olduğunu idrak noktasına gelinceye kadar o seviyelerde kalır. Kur’an diyor ki: “Rabbine ibadet et, ta ki sana yakîn gelsin!” Demek ki ibadet, yakîni elde etmek içindir. Uzun süre devam edilen ibadet ve güzel hasletler sonucunda ortaya bir güzel insan çıkması lazım. Bu süreç, Hazreti Mevlana’nın ‘Hamdım, piştim, yandım!’ sözünde de olduğu gibi olgunlaşmayı icab ettiriyor. Süt bile mayalandıktan 3 / 4 saat sonra yoğurt oluyor. Şimdi eğer bu şekilde ortaya güzel bir insan çıkmıyorsa o ibadet anlayışını sorgulamak lazım gelir… ”Savm u salât ile sanma biter zahid işin…” sözünün sahibi işte sorgulamayı yapıyor.

Toplumsal dereceden kastınız ne?

Bana göre bir İslam toplumunun hukukçuları Fususu’l-hikem ve Mesnevi okuyor ve hatta okutuyorsa burada bir durmak lazım. Lütfen dikkat edin “şeyhleri” demedim “hukukçuları” dedim. Hafife almamak lazım, bu noktaya kolayca gelinmez. Osmanlı’ya bu gözle baktığımız zaman Davud-ı Kayseri, Hamza Fenari, Asım Efendi, Musa Kâzım Efendi gibi Fususu’l-Hikem dersi yapan şeyhülislamlar görüyoruz. Dini temsil hiyerarşisinin en üstünde bu zatlar. Şimdi biz bir elde Mesnevi, bir elde Füsusu’l-Hikem’le 700 yıl devam ettirilen bu İslam anlayışını inkâr ettik, reddettik. İmparatorluğun son iki asrında başlayan bazı anti-irfani temayüller 1925’te dergâhların kapatılmasıyla muradına erdi. Tabii bu tercihin sonucunu da gördük. Dinde kalite kayboldu. Bu müesseselerin insan yetiştirmeleri imkânsız hale geldiği için kimi çağdaş araştırmacının “Kent Dindarı” adını takdığı “dergâh münevveri”, “tekke görmüş” insan tipi kayboldu yerini ham softaya bıraktı. Din ve dini ilimler taşraya çekildi. Taşra yani ilmihal düzeyinde ders görenler büyük şehirlere imam hoca olarak geldi. Şehirli İslam -ki bana göre yeni yönetimin en fazla darbe vurduğu kesimdir- ile çatışmaya başladılar. Fusûs, Mesnevi okuyan kimselere din öğretmeye kalktılar. Bazıları müstesna böylesi kimseler, Osmanlı seviyesinden baktığımızda bırakın dersaadette bir camiye imam, fakülteye hoca olmayı belki de en fazla kendi köylerindeki caminin müezzini olabilirlerdi. Ama şu anda din adına yegâne merci olarak onlar hüküm veriyorlar. “İslam’da çek ve senetin yeri” konusunda araştırması olan bir kişi derin metafizik konularda, görünmeyen âlem konularında da hüküm verebiliyor. İbn-i Arabî’den, Mevlana’dan, Yunus’tan, Süleyman Çelebi’den haberi olmayan bu bî-zevk insanlar maalesef İslam’la sorunu olan bazı çevrelerce özellikle öne çıkarılıyorlar.

Bu yaklaşım, toplumla dinin arasının açılmasına sebep olmuyor mu?

Devrimcilerin en büyük tahribatı dinde kalitesizliğin yolunu açmaları oldu. “Ayak baş, baş da ayak olduğunda korkunuz”. Doğru geleneğin hâkim olduğu zamanlarda sistem içerisinde kendine muteber bir yer bulamayanlar burada hayal bile edemeyecekleri mevkilere kondular. Çünkü derinde yatan ortak bir söyleme sahipler. Kosova da Arnavut selefiler haram diye Osmanlı mezar taşlarını tahrib ettiklerinde buna en çok Sırp nasyonalistlerin sevinmesini hatırlatmak isterim… İşte kasdettiğim ortak hedef budur... Kızım sana söylüyorum gelinim sen anla.. Türkiye’de selefiler varoluşlarını Kemalizme borçludurlar. Diyelim ki bu geleneği reddedip vahyin indirildiği günlere geri gittik. Her şeye sıfırdan başlayacak olsak uzun tecrübelerden sonra düşünce ve müessese olarak nihayetinde Osmanlı İslamı benzeri bir anlayışa geliriz. Aslında müessese konusunda çok ısrarlı değilim ama bugün dünyada birçok ülkenin anayasal monarşi ile yönetildiğini ve çok da memnun olduklarını hatırlatmak isterim. Bu anlayış düzeyi hata ve sevabıyla adeta tabii bir tekâmülün zirve noktasıydı. O ruh kısa zamanda elde edilmiyor.

O bağ kopalı, tekke ve zevâyâ sırlanalı 86 sene oldu. Bu kırılma yaşanmamış gibi devam etmenin imkânı var mı? O mana geri çağırılabilir mi?

30 Kasım 1925’te alınan karar hala bilimsel olarak tartışılmış değil. Bir kere antidemokratik, din ve inanç özgürlüğüne aykırı. Tekke ve dergâhlarda adam mı öldürülmüş? Buralar anarşi yuvası haline mi gelmiş? Bir kişinin yaptığı ya da bir tekkede meydana gelmiş münferit bir olay olabilir. (Tabii düzmece değilse). İstanbul gibi o dönemde 600 bin nüfusa karşı 400 dergâhın olduğu bir şehirde bazı beşeri arızalar tabiidir. Herhangi bir tıp fakültesinde bir doktorun rüşvet alması tıp ilminin yasaklanıp tıp fakültelerinin kapatılması için gerekçe olabilir mi? Kadı hata yaptı diye İslam hukukunu, paşa suiistimal yaptı diye askerlik sanatını yok mu sayacağız? Oralara kesilmeyen fatura, acımasız bir şekilde genelleme yapılarak burada uygulanmıştır. Siz bir şeyi kapatmaya karar vermişseniz bazı tezgâhlar da planlayabilirsiniz. Tam ne oldu hala bilmiyoruz. Acaba İngiliz arşivleri bu konuda ışık tutucu olabilir mi? Kim bilir… 

Yasağın haklı gerekçelerinden de söz ediliyor…

Her zirvenin ardından bir inhitat gelir diyor İbn Haldun. Bu yüzden zirveler çok tehlikelidir. Zirveye çıkıncaya kadar azim var, gayret var, samimiyet var. Fakat zirveye ulaşınca bir rehavet, bir miskinlik, bir samimiyet eksikliği başlıyabiliyor. O devrin çökmekte olan imparatorluğundan söz ediyoruz. Maliyesinde, askeriyesinde, tıbbiyesinde ciddi problemler var. Bütün müesseseler sıkıntılı. Tekkelerin kendini bundan vabeste tutması düşünülemezdi. Oralarda hiç sorun yoktu, her şey güllük gülistanlıktı diyemeyiz. Problem daha çok şeyhlerin, zâkirbaşıların eski standardı yakalayamaması, bu insanların yetişeceği ortamın kalmamasıydı. Hepsi için söyleyemeyiz bunu, ama yavaş yavaş bu tür örnekler çoğalıyordu. Parlak dönemlerde şeyhler dinin muamelatını da iyi bilirdi. Âlim/şeyh denen kimseler vardı, ideal de oydu. Tekke, medresenin sonraki adımıdır. Medrese bittikten sonra tekke derslerine başlanır idi Osmanlı’da. Cami bu birliği temsil ediyordu. Orada medrese de, tekke de cem olmuştu. Ayasofya, Sultanahmet, Fatih gibi selâtin camilerde sütun altlarında tefsir, hadis, fıkıh okutan âlimlerin ders halkaları olurdu. Bunlar dini ilimlere giriş demekti. Bazı gün ve gecelerde de namazdan sonra şeyh efendi gelir, zikir yapardı. Hangi şeyh efendinin ne zaman, nerede zikri olduğu bilinirdi. Mesela unutulmuş geleneklerimizden bir tanesi de Kadir Gecesi’nin Ayasofya Camii’nde kutlanmasıdır. Bir şeyh efendi zikir meydanı açar ve buraya Sultan da gelirdi. Hatta Hızır bile gelirdi !.. Zamanla âlimlik ve âriflik vasıfları bölündü. Medrese durağından geçmeden tekke ilimleriyle uğraşmaya başlayan şeyh efendiler ve medreseyi son durak zanneden, daha öte durakları inkâr eden zahir uleması diye iki sınıf oluştu. Zamanla bu farklılıklar makasının iyice açıldığını görüyoruz. Yani dergahların kapatılmasının dahili sebepleri de var tabii ki. O insanlar bunu bir otokritik olarak da dile getiriyorlar. Zaten aldıkları eğitim gereği suçu başkalarına atarak kendileirni rahatlatanlardan değilller. “Ne yaptı isek biz yaptık, her şey bizim yüzümüzden oldu, Dergâhımızı kimse değil biz kapattık” derken bunu kasdediyorlar. Olsun onlar bu olgunluğu göstersinler ama biz ilim adamı olarak olaya soğukkanlı yaklaşalım meseleye.

Sözünü ettiğiniz sorunlar devrim gerektirecek nitelikte miydi?

Bence sorulması gereken esas soru bu. O dönemde bazılarının korka korka “Efendim İngilizin Oxford’u var Fransız’ın Sorbon’u var bizim de bunlar var acaba ıslah etsek yeterli olmaz mı? sorusunu ben bugün de soruyorum. O dönemde, o şartlarda ne düşündülerse “Hayır” dediler ve her şey lağvedildi. Ama Türkiye’de tekkelerin kapatılmasını tartışacak steril bir ortam hala oluşmuş değil. Bu mevzu düzgün bir biçimde tartışılmayı bekliyor. Ayrıca eğer doğruysa Sünbül Efendi Şeyhi Nurullah Kılıç’a Mustafa Kemal’in söylediği “Dergâhları ben kapattım ama zamanı gelince de yine ben açacağım” sözünü de hukukta alınan kararların zaman ve mekânla yani konjoktürle sınırlı oluşu bağlamında okumak lazım. Allah bile bazı kanunlarında değişiklik yapan bir Tanrı’dır. Amma Arifler demişler ki “Seddolunmakla tekâyâ kaldırılmaz zikr-i Hak - Cümle mevcûdat zâkir, kâinat dergâhdır”.

Eğer rûy-i zemin tekke oluyorsa seddolunmasının mahzuru ne?

Sizinle aynı mantıktan hareket ederek, ‘Tekkelerimizi kapatmışlar, hiç dert etme oğlum!’ diyen şeyh efendiler de olmuş. Rûy-i zemin tekke oluyor. Özellikle Melâmî büyüklerinin böyle söylediği nakledilir. İzmir’de Kemeraltı Camii’nde zikrederken meclislerini hemen karşısındaki kahvehanelere taşımışlar. Sinemada zikredenler var. Tekkeler kapalı, iki derviş bir araya gelse takibata uğruyor. Şeyh efendi Beyoğlu’nda bir sinemaya çağırıyor. Bütün dervişlerine de ‘üst kattan alın biletinizi!’ diyor. Balkonda toplanıyorlar. Şeyh efendi önde oturuyor, talimat veriyor, ‘gözler kapanacak, kimse perdeye bakmayacak!’ Kimse film izlemiyor, zikrediyorlar… Bir şekilde devam ediyorlar can uyandırmaya. Ama hem adam yetiştirilmesi daha zorlaşıyor, hem denetimden çıkmış oluyorlar. Yeraltına inen bir şeyi kontrol edemezsiniz. Bir camiye imam, hatta müezzin olmak isteyin olamazsınız. İmtihandan geçmeniz gerekir. Ama yanınıza da iki tane adam bulup ‘ben şeyhim’ dediniz mi şeyhsiniz. Denetimi yok, çünkü yasak… Yasak bir şeyi denetleyemezsiniz. Bu şekilde suistimalin önü açılır, başka da bir şeye yaramaz. Gelenek bir kere inkıtaa uğradığı için, silsilede kopmalar olduğu için bu müessese yeniden nasıl ihya edilecek? Bana göre müessese çok sonra gelir. Önce insan. 

Ruy-i zemin tekke oldu dedik, peki hiç sorun yaşanmadı mı? Yakalanan irfan seviyesi muhafaza edilebildi mi?

Marifet ilimleri, nazlı bir gelin gibidir. İltifat görmediği yerde durmaz çeker gider, sizde arkasından, ‘Göçtü kervan kaldık dağlar başında’ diye ağıt yakarsınız. Bu düşünce tekrar davet edilirse şüphesiz kendi ekolünü yaratacaktır. Bugün batı dünyası; Ortodoksu ve Katoliği ile spirütüeldir. Papaz sadece Hıristiyanlığın mevzuatını anlatmaz. Tabir caizse evrad, ezkar verir, halvet verir. Manevi gelişimini takip eder, danışmanlık yapar. Doğu dini geleneklerinde mentör, mastır vardır. Sadece İslam dini maneviyatından soyularak salt hukuk konularına hasredilmiştir. En derin meseleler dahi sadece ilmihal ve dil çalışmış kişilere havale edilmiştir. Medresede Arap dili çalışmış kişilere âlim diyoruz. Böyle şey olamaz. O sadece Arapça biliyor.  Eğer Arapça ile hallolsaydı Ebu Cehil de Araptı, Arapça biliyordu ama anlamadı. Demek ki anlama düzeyi başka şeyler iktiza ediyor. Bizi maneviyattan soydular. El-Kaideleşme böyle çıktı ortaya. Uluslararası İslam düşmanları da buna destek verdi. Kendi geleceklerine çomak sokacak İslam irfan ve hikmetini dışlamak suretiyle İslam’ı hukuk düzeyine indirdiler. Zira bu İslam’la oynamak, tahrik etmek, toplumsal mühendislik çalışması yaparak istedikleri yöne kanalize etmek çok kolaydı.

Ortaya çıkan yeni yorum siyasetten başka anlam ifade eder mi?

Evet haklısınız bu çevrelerce İslam, sırf siyasi bir jargona indirgenmiş durumda. Maneviyatından, derinliğinden, estetiğinden mahrum. Oysa ki; hayatı, bireyi kuşatacak alanlar manevi alanlardır. Siyaset bile onsuz olmaz. Bundan dolayı doğudan, batıdan insanlar hala İslam’la ilgisini tasavvuf üzerinden kurmaya devam ediyor. El-Kaide’ye intisap ederek Müslüman olmuş kimse duymadım. İslam yüce bir din ve çok kapsayıcı alanları var. Edebiyatıyla, sanatıyla, şiiriyle, estetiğiyle, cümbüşüyle… Bu yönlerini göstermesin diye o yönleri saldırıya uğradı.

Tekke ve zaviyelerin yeniden açılması mı teklif edilmeli çözüm olarak?

Bunları söylüyorum ama şunu da eklemek gerekir ki tekkeler açılsın dediğimizde de problemleri ve onların nasıl hallolacağını konuşmak gerekir. Bu, köleliğin kalkmasını istemeye benziyor. Tamam, kaldıralım ama uzun yıllar köle olarak çalıştırılmış insanları bir anda özgür bıraktığınızda ne yapacaklarını bilemezler. Bir rehabilitasyon sürecinden geçirmek gerekir. Tekke ve zaviyeler çok ağır bir darbe aldı. Bir geçiş sürecine, yeniden talime ihtiyaç var. Bana göre bunun mercii Diyanet’tir. Yoksa her kafadan bir ses çıkar. Ama önce Diyanet’in tasavvufla barışması gerek. Tıpkı Osmanlı şeyhülislamları geleneğinde olduğu gibi Diyanet İşleri Başkanı’nın da tasavvuf ehli olması gerek. Yetmez mücaz şeyh olması gerek. Şimdi mesela son zamanlarda Diyanet İşleri Başkanlığı, tasavvuf ilminin bir mevzusu olan Aleviliği, daha tasavvufla barışmadan çözmeye çalışıyor. Mümkün değil, tasavvufla barışmadan Alevilik meselesi çözülemez. Siyasi zorlamanın sonucu girdiler her halde o meseleye.  Zihniyet olarak sadece Alevilikle değil, tasavvufla barışık değiller. Benimle barışık değiller. Ben ilahiyat fakültesi hocasıyım. Benimle selamlaşmayan, iman tazelemeye davet eden bazı hocalarım vardı. Benimle barışmayan bir müfredatın beni atlayarak Alevilere uzanması gülünçtü, ortaya da gülünç şeyler çıktı. 

Cumhuriyetin ilk yıllarında tekkelerin toplum genelinde neye tekabül ettiği biliniyor olmalı. O damar, pozitivizme kapı açmak için kesilmiş olabilir mi?

Kimbilir? Son zamanlarda yayınlanan bazı araştırmalar; Mustafa Kemal’in yer yer ateizme, agnostisizme, deizme varan bir inanç sistemi olduğunu, semavi dinlerle çok ülfeti olmadığını ortaya koyuyor. Halil Berktay’ın, Turan Dursun’un, Doğu Perinçek’in bu yönde belge ve bilgi içeren yayınları var. Pozitivizmi dinin yerine ikame etmeye çalışıyor. Bu yaklaşım o dönemde moda gibi. Jöntürkler, İttihat Terakki ve diğerlerinde batıdan yeni gelen bu ilerlemeci etki hâkim. 18’inci yüzyılda ortaya çıkan ve onları derinden etkileyen Aydınlanma, salt zihni öne çıkaran, zihin üstü bilme melekelerinin yok sayan bir felsefe. Tekkelerin kapatılması da bu felsefenin yansıması. Hurafelerle, bilim dışı işlerle uğraştığını iddia ederek; binlerce kitabın yazıldığı, matematik risalelerinin hazırlandığı bu kurumları bir kalemde silip attılar. Oysa pozitif bilimler alanında çalışmış, eser vermiş çok sayıda tekke mensubu, şeyh efendi de vardı. Yabancılar Mevlevihaneleri konservatuar kabul etmiş. İlmin ve sanatın merkezi haline gelen bu mekânları kapatmayı meşrulaştırmak için bir kurgu yapmanız gerekiyordu. Ve yapıldı.

Geçmişte Mevlevihanesi olan şehirlerle olmayanlar arasında bile fark olduğunu söylüyorsunuz. Neydi bu fark?

Bazı şehirlerimizin entelektüel tarihlerine baktığımızda buralarda medrese tekke beraberliğinin çok güzel sergilendiğini görüyoruz. Tekke şeyhi medresedeki hoca efendinin oğlunun sünnet merasimine gidiyor. Medresede ders veren hoca efendi, aşure günü tekkeye geliyor. Karşılıklı çok tatlı bir ilişki var. Bektaşî şeyhi, Melâmî ve Nakşî şeyhi ile yan yana. Fakat Osmanlı’nın son dönemlerinde Anadolu’nun bazı bölgelerinde, daha çok doğuda, medrese mollaları baskın hale geliyor, tekke mensupları azalıyor. Nadiren Nakşî, Halidî birkaç kişinin olduğunu biliyoruz. Mesela önceleri Diyarbakır’da Gülşenîlerin, İşrakîlerin, Kalenderîlerin derviş gurupları var. Erzurum’da hâkezâ. Ama özellikle 19. yüzyıl sonundan itibaren bir sığlaşma oluyor. Alvarlı Efe Hazretleri Erzurum’da. Ama aynı şehirdeki âlimler onu tanımıyor. Aşk ve melâmet perdesinden dem vuran Mevlevî, Bektaşî dergâhının, Melamî ereninin bolca bulunduğu, birbiriyle kol kola dolaştığı Rumeli şehirleriyle Doğu vilayetleri arasında farklar oluşmaya başlıyor. Hakikatin bir parçası Rumeli’nde, diğeri Erzurum’da kalıyor. Onlar bir araya gelmeyince mana tamamlanmıyor, zülcenaheynlik (iki kanatlılık) ortaya çıkmıyor. Tek kanatla da uçulmuyor. İslam ümmetinin genel problemi tek kanatla uçmaya çalışmak. Tek kanatla insanlığın filozofik, psikolojik, teolojik, ekonomik, politik sorunlarına kapsayıcı çözüm üretemeyiz.

İlahiyat fakültelerinin çalışmaları kâfi değil yani…

Genleriyle oynanmamış ilahiyat formasyonunda olsalardı, elbette çözümü onlardan beklerdik. Bugünkü ilahiyat formasyonunda doğru ilim tasnifi olmadığı için doğru sonuçlar elde edilemiyor. Oysa Batıda bilimsel çalışmaların arkasında bile teologlar var. Edison teologdu. Filozofların çoğu teolog. Siyasetçilerin çoğu bir düşünce kilisesine bağlı. Biz ise dine sadece ve sadece fıkıh seviyesinden bakıyoruz. Hâlbuki fıkhın mevzusu görünenlerdir. Ama insanın görünmeyen yanları var ve bunların cevabını fıkıhta aramak abesle iştigaldir. Faizsiz bankacılık sistemini fıkıhtan istifade ederek işleteceğiz elbette. Ama modern insanın tek problemi parasını nerede değerlendireceği değil ki! Manevi bunalımları var, anlam arıyor. Ben neyim, kimim, ne yapmaktayım, nereye gidiyorum, ölüm ne, ölümden sonrası ne, niçin ölüyoruz, neden doğduk? Bu soruların cevabını fıkıhta ararsanız hem bulamazsınız hem de fıkıh ilmine zulmetmiş olursunuz. 

Fizik ilimleri ile mânâ ilimleri arasındaki irtibatsızlık problem olarak kabul ediliyor mu Türkiye?

Franz Fanon Yeryüzünün Lanetlileri kitabında Hegel’in köle efendi diyalektiğinden hareketle der ki; uzun süre sömürülenler, ezilenler bu hayata alışır, sömüren kişiye bağlanırlar. Bir tür Stocholm Sendromu. Yüzyılın başında yaşadığımız travmalar Türkiye Müslümanları tarafından kabullenilmiş gibi gözüküyor. Bize pozitivist bir teoloji sunmak istemişlerdi. İstisnaları bir kenara bırakıp ilahiyatçılara baktığımızda bunun başarıldığını görüyoruz. İstenilen projeyi devam ettiriyorlar. İsmet İnönü yaşasaydı bazılarına üstün liyakat nişanı verirdi muhtemelen.

Manevi bunalımlarımız, irfandan mahrumiyetimiz, sadece bu müesseselerin kapatılmasından mı kaynaklanıyor?

Bir düşünce sadece bir müesseseye hapsolunamaz. Tekkesi, dergâhı yoksa irfanı da yoktur diyemeyiz. Bütün yeryüzünün tekke olduğuna inanırız biz. Ama İslam düşüncesinde ruh beden irtibatından, ikisi arasındaki karşılıklı ilişkiden bahsedilir. Mekâna, ruhun hayatiyetini sürdürmesi için ihtiyaç duyulur. Mekânın değeri kendinden değil, orada bulunan kimselerden kaynaklanır. Bazı gayretli Müslümanlar muhtelif tekkeleri ihya etmekle meşguller. Vakıflar da önemli bir bütçe ayırıyor bu konuya. Çok güzel bir teşebbüs. Klasik adreslerde bulunan tarihî, mimarî ve sanatsal özellikli tekkelerin yeniden imar edilmesi bir sanatın kurtarılması açısından önemli. Ancak unutmayalım ki tekkeler insanla kâimdir! İçinin insanla dolması gerekir. Yenikapı Mevlevîhanesi çok güzel restore edildi. Ama adam nerde? Mevlevihane’de öğretilen ilimler ile dalga geçen kimseler şimdi oralarda medeniyetleri bir araya getirmeye çalışıyor. Olmayacağını göreceksiniz..

Onun çözümü var mı? Nereden ‘adam’ bulunacak?

Geçmişte önce insan inşa edildi. Sonra o kâmil insanların toplanacağı yere ihtiyaç hasıl oldu. Cami köşesinde toplandılar. Oralara sığmayınca meydanlar oluştu. O meydanlar tekke, ribat, dergâh, hankâh, âsitâne, tevhidhane, cemhane adını aldı. Kendi sanatını, estetiğini, musikisini, mimarisini oluşturdu. İnsan, ardından mekânını getirdi. Biz şu anda tersten gidiyoruz. Mekânları ihya ediyoruz ama o mekânı vücuda getirecek insanın eğitimini ihmal ediyoruz…

Nasıl yapılacak bu eğitim?

Çok basit, nasıl yapıldı ise öyle yapılacak… Tarihte bir şey bir kere yapıldı ise tekrarlanabilir diyor sosyal bilimciler. Ağlamayan çocuğa emzik verilmez. İmkânın oluşması için göğün kapılarını çalmak gerek. Bu ilme ihtiyaç yok dediğiniz sürece olmaz, açılmaz. Kur’an-ı Kerim’in metni sağlam. Dinin zahir ahkâmını anlatan mezhepler üç aşağı beş yukarı, ufak farklılıklarla beraber aynı. Dolayısıyla satıh yani tabir caizse kazı yapılacak saha belli. Metinler, esaslar belli. Eksik olan bunların derinlemesine yorumlanması suretiyle tekrar üretilmesi. Sadece niyyet lazım.

Geçmiş tecrübelerden hareketle bu topraklarda yaşayan insanların tasavvufa yatkınlığı olduğunu söyleyebilir miyiz?

Kanser şüphesiyle hastaneye müracaat ettiğinizde doktor size ailenizde, akrabalarınızda kanser vak’ası olup olmadığını sorar. ‘Onlardan bana ne! Problem bende.’ diyebilirsiniz. Doktor da size der ki ‘Sen onların çocuğusun!’ Bazı şeyler genlere işler. Fiziki özellikler gibi manevi özellikler de aktarılır. Büyüklerimizden aldığımız bir sözü nakledeyim; ‘Bir insan-ı kâmilin elde ettiği derece çocukları aracılığıyla yedi nesil devam eder. Bu yedi nesil içinde potansiyel sahibi biri çıkarsa o tesiri tekrar açabilir.’ 700 yıllık tasavvufî İslam hâkimiyeti olan; Mevlana’ların, Evhadüddin’lerin, Muhyiddin’lerin, Bedreddin’lerin, Mısrî’lerin, Yunus’ların neş’et ettiği, sadece şehirlerde değil, her kasabada, köyde kâmillerin olduğu bu toplumda bir şey kalmadığını kimse söyleyemez. Ama şiddetli bir şekilde erozyona uğruyor. Bir kere kibarlığımız, tekke görgüsü kayboldu. Bırakın sadece şehirli sünni bir dergâh adabını köylerdeki alevi dergâhlarına devam eden Alevi vatandaşımızın bile oturması kalkması başkadır. Dede görmüş, pîr eteği tutmuş derler. Tekke görmüş, tekke çorbası içmiş diye bir tabir vardır. Bu insanların oturması kalkması bile farklıdır. Usul, adap bilirler. Bu insanların üretildiği yerler tekkelerdi. Defalarca naklettim, bir daha tekrar edeyim; Ernest Gelner’in Şerif Mardin’e söylediği bir söz var: “Osmanlı döneminde Türk erkeğinin iki vechesi vardı. Biri; erkeksi maço özelliği, diğeri tekke taliminden kaynaklanan romantik, derviş tarafı. Tekkeler kapatılınca estetize değerler taşıyan derviş yanınız dumûra uğradı, elinizde kaba bir maçoluk kaldı…” Alkışlıyorum bu sözü.

‘İrfan ehlinin önünü açmak Türkiye’nin hatta dünyanın önünü açmaktır’ diyorsunuz. Nasıl olacak bu?

İrfan düzeyi, dini düzeyler içinde en üst mertebe. Biz bu makamdan mahrum olduğumuz için sığ sularda dolaşıyoruz. Dinimiz sığ, ticaretimiz sığ, siyasetimiz sığ… Kıskançlıklar, hasedler, arkadaş satmalar v.s siyasette diz boyu… Basit işlerle fazla meşgul oluyoruz. Basitliklerle meşgul olanların dili, tavrı kırıcı oluyor. Âli konularla ilgilenen insanlar da âlileşirler, yükselirler, yücelirler. Yüce insanın yapıp ettikleri de yüce işler olur.

Sadece ibadetlerin; namazın, orucun niteliğindeki bir değişiklikten söz etmiyoruz yani?  

İbadetlerde incelik var mı? İrfan olmadan hiçbir mesele yerli yerine oturmuyor. Namaz kılarak adam da öldürebilirsin. Allah namaz kıl da ne olursan ol kıl demiyor. Bilakis, “Yuh olsun o namaz kılanlara ki o namaz onları kötülüklerden alıkoymuyor!” diyor. Hem namaz kılıyor hem kötülük yapıyorlar diye namazlarını yüzlerine çalıyor. Demek ki fıkıhçıların sürekli tekrarladıkları gibi sırf namaz istemiyor. Eğer isteseydi Hazreti Peygamber’in peygamberliğinin ilk gününe namazı emrederdi. Bedir Savaşı’nda şehid düşen Sahabe-i Kiram’ın, isimlerini şifa diye okuduğumuz Ashab-ı Bedr’in çoğu sarhoştu, biliyor musunuz? Zira daha içki yasaklanmamıştı. Her şey kademe kademe. İman kalbe bir yerleşirse gerisi gelir. Niyazi’nin de, Yunus’un da bütün büyüklerin söylediği şey aynı. Namaz da kılacağız, oruç da tutacağız, hacca da gideceğiz elbette. Ama mânâsı verilmeden olmaz. İbadetler şekilsel ve rakamsal olarak anlaşılıyor. Hocalar da bu insanları daha fazla aydınlatacak bir şey söylemiyor ne yazık ki. 

Aksiyon

845
0
0
Yorum Yaz