22 10 2009

Afrika'da İslamiyet

  Arap tesiri ve İslâm tesiri, Afrika’nın Akdeniz kıyısı bölgeleriyle sınırlanıp kalmadı. Doğuda, Kızıldeniz bölgesinde, arap gemicileri Zanzibar’a, Kono adalarına ve Madagaskar’a ka­dar uzanan Afrika’nın doğu kıyılarında bir dizi ticaret merkezi kurdular. Bu mer­kezler sayesinde Bantu ve Boşimanlarla te­mas kurarak, dokuma ve boncuklarını al­tın, fildişi ve köle alarak değiştirdiler. Bu ticareti daha da genişletmek için kervanlar meydana getirerek, memleketin iç bölgele­rinde depolar kurdular. Ticaretleri ile be­raber, yaşama tarzlarını ve dinlerini de yay­dılar. Yavaş yavaş islâm âdetlerine uyan ve karmaşık dil konuşan, melez bir kütle or­taya çıktı: Doğu Afrika’da bir arap impa­ratorluğu yerleşmediyse de, Portekizliler ge­linceye kadar Mozambik kıyılarına hâkim bulunan Kilua gibi kudretli arap siteleri kuruldu. Bu bölgede Araplar, Müslümanlıktan, hattâ Hıristiyanlıktan önce zenci köle tica­retine önayak olmuşlar, bu işten (hiç değil­se görünüşte) ancak zor karşısında, XIX. yy.da vaz geçmişlerdir. Köle ticareti çok geçmeden, Büyük Sahra’da Afrika’nın batısındaki zenci krallıklarıyle yapılan kervan ticaretinin temel un­surlarından biri oldu ve Zencilerin önce köle olarak vahalara yerleşmelerine ve bir takım kuzey afrikalı halkın melezleşmesine yol açtı. Zenci Afrikası’ndan getirilen altın, fildişi, devekuşu tüyü, kola cevizine karşılık, Magrıp’tan bakır, Sahra ve Atlas okyanu­sundan tuz alıyorlardı. Bu suretle, daha eski Ortaçağdan itibaren Sahra’yı aşan tüccar kervanları Sudan devletlerini Fas’a, Trablus’a, Mısır’a ve bu Kuzey Afrika memleketlerinin aracılığı ile Kastilyalılara, Provence’hlara, Cenova’lılara, Pisa&r... Devamı

17 10 2009

Haftanın Sohbeti-Prof.Dr.Mahmud Esad Coşan-Boş İşler

<embed id=VideoPlayback src=http://video.google.com/googleplayer.swf?docid=-504025743331070147&hl=tr&fs=true style=width:400px;height:326px allowFullScreen=true allowScriptAccess=always type=application/x-shockwave-flash> </embed> Devamı

15 10 2009

Batı Afrika’da Yoksul Bir İslâm Ülkesi:SIERRA LEONE

 Batı Afrika’da Yoksul Bir İslâm Ülkesi SIERRA LEONEDoç. Dr. Ramazan ÖZEY  ALTINOLUK Dergisi Kasım 1997 Sierra Leone Neresidir? Sierra Leone, Afrika kitasinin batisinda Atlas Okyanusu kiyisinda yer alan bir Islâm ülkesi. Ülkenin Atlas Okyanusu’na olan kiyi uzunlugu 340 km.yi bulur. Ülke, kuzey ve dogudan Gine, güneydogudan Liberya ve batidan Atlas Okyanusu ile sinirlanmistir. Resmi adi; Sierra Leone Cumhuriyeti. Baskenti Freetown, Resmi dili; Ingilizce, Resmi para birimi Leone (Le), Resmi dini; Islâmdir. Birlesmis Milletler (BM), Ingiliz Milletler Toplulugu (Commonweath) ve Afrika Birligi Örgütü (OAU), Afrika, Antiller ve Pasifik Sözlesmesi (ACP), Bati Afrika Devletleri Ekonomik Toplulugu (ECOWAS) gibi teskilâtlara üye olan Sierra Leone; ayni zamanda Islâm Konferansi Teskilâti ve Islâm Kalkinma Bankasi’nin bir üyesidir. Ülkenin toplam yüzölçümü 71.740 km2., nüfusu 4,5 milyon kadardir.   Tarihi Gelisim Nijer Havzasinda gelisen büyük Bati Afrika devletlerinin 1200 yillarinda birbirleri ile baslayan savaslari, bölgede huzuru bozunca, bazi kabileler, daha sakin bölgelere göç etmeye basladi. Bu arada Mandingo irkindan bazi Sudanli gruplar, Sierra Leone topraklarina yerlesmeye basladilar. 15.yüzyilda önce Temmeler, ardindan Sussular gelerek yerlestiler. 16.yüzyilin sonlarinda Manolar geldiler. Bölgeye yerlesen farkli kabileler arasindakiler çatismalar yillar boyu devam etti. 1462 yilinda Portekizli Pedro de Sintra ve bir grup denizci, bugünkü baskent Freetown’un bulundugu yarimadaya ayak bastilar. Yarimadadaki dagin ufka düsen görüntüsü aslana benzedigi için, bu daga “Sierra Lyoa ya da Sierra Leone =Aslan Dagi” adini verdiler. 1495... Devamı

15 10 2009

Dünyadan sorumlu bir aydın: Edward Said

Dünyadan sorumlu bir aydın: Edward Said Edward Said her şeyden önce vicdanlı ve yaratıcı bir düşün adamıdır. Farklı bir düşünsel üretimin mimarıdır. Ama aynı zamanda yaşadığı dünyanın tüm sorunları karşısında kendini sorumlu gören bir eylem adamıdır da. Bunun yanında kuşkucudur, kışkırtıcıdır, özgürlükçüdür. Sorduğu sorularla, kurduğu kuramsal bakışla başkalarının emperyal kibrini rahatsız eder, deforme eder. Özgürlüğünü, halkını, ülkesini yok etmeye yönelmiş silahların her türüne adanmış bir bilinçle mücadele verirken yalnız kalmaktan çekinmez. Gerektiğinde zalimlere taş atarak fişlenmekten ürkmez. Bilakis erdemli eylemini sonuna değin savunur. “Edward, Amerikalıların deyişiyle ikiden fazla eli olan bir insandı. Edebiyat eleştirisi alanında şu noktada onun gibi biri yok, o, bu disiplinin lideriydi. Herkesin referans verdiği bir kişiydi. Gerçek dünyayı teorik evrenle birleştirebilen, geniş bir perspektife sahip bir adam olarak onun yerine geçebilecek birini bulmak zor. Onun en büyük katkısı teorinin dünyanın gerçekliğine uygulanabilir olduğunu göstermesiydi. O, bunu Filistin sorununu ele alarak yaptı. Filistin ve İsrail arasındaki çatışmayı örnek olarak ele aldı. Sadece bir kalkış noktası değildi bu, Filistin meselesine sadece kendi tarafından bakmadı, başka türlü ortaya koydu meseleyi. Sorunu dünyadaki diğer mücadelelerle ilişkilendirdi. Üçüncü dünyadaki mücadelelerle köprülendirdi. Önceleri kimse üçüncü dünyadaki mücadeleler arasındaki bağlantıyı göstermedi. O Filistin meselesini, Cezayir, Karayipler ve Latin Amerika’daki mücadelelerle ilişkilendirdi. Bu onun yaptığı en büyük katkıydı. Bu alanda onun yerine gelebilecek kimse yok... Devamı

15 10 2009

Allah'ın Efendimiz'e Emrettiği Efendimiz'in de (Sav)

قEfendimizin emrettiği 9 haslet Merhum Ali Ulvi Kurucu'nun hatıralarını anlattığı muhteşem kitaptan rivayetle, Hz. Peygamber'in ümmetine emrettiği dokuz hasleti ç-alıntılıyoruz.   Hz. Peygamber şöyle buyurmuş: "Rabbim bana dokuz ahlâkla ahlâklanmamı, dokuz hasleti, dokuz huyu ahlâk edinmemi emrediyor. Ben de size ey ümmetim, bu dokuz huyu ahlâk edinmenizi emrediyorum. Birinci haslet: "Haşyetu'llah." Gerek vahdette, gerek kesrette Allah'dan korkacaksın. Gerek yalnız başına kaldığında ve gerek halkın arasında, kalabalık içinde bulunurken Allah'dan korkacaksın. Allah korkusu... Allah'ın her yerde, her an, zaman ve mekânda hâzır ve nâzır olduğunu unutmamak. İşte bu ahlâk, bu duygu her güzelliğin başıdır. Zaten bu şuura bürünen bir kimse, Allah'a asi olamaz ki... Allah görüp duruyor; hâzırdır, nâzırdır. O'nun gördüğünü ne polis görebilir, ne jandarma görebilir ve ne başka bir kimse...   İkinci haslet: "Ve kelimetu'l-adli." Gerek sükûn, ferah ve huzur anlarında ve gerekse öfke ve gazap hâllerinde, daima adâletle davranacak, hakkı söyleyeceksin... Bu çok zordur. Zira münafıklığın alâmetlerinden birisi de, "iza hâseme fecer" yani kızdı mı taşar, haddini aşar, ağzına geleni söyler. Haddini aşar; yani adâletten uzaklaşır. Kızdırmaya gelmez, içini döker...   Üçüncü haslet: "Ve'l-kasd fi'l fakr ve'l gınâ." Gerek zengin, gerek fakir, bolluk veya darlık hâlinde, iktisattan ayrılmayacaksın. İsraf yok. E canım, Allah verdi! Verdi ama, malın çoksa israf etme, boşa harcama, fakire ver, adam yetiştir. İsraf yapacak zamanda değiliz... Ne gençler var, okuyacak, âlim olacak, adam olacak.   Dördüncü haslet: "Ta'fu ammen zalemek." Zulmedeni affedeceksin. Müslüman ka... Devamı

15 10 2009

İslâmî Mücadelenin Uru: Tekfircilik

 27 Ağustos 2009 Vakit.Ahmet Varol Uzun bir tekfircilik tecrübesi yaşadıktan sonra yolun sonunda duvara çarpıp yanlış yolda olduğunu fark eden ve tam anlamıyla U dönüşü yapan bir arkadaş anlatıyordu: "Birini şu mezhebe, diğerini şu cemaate mensup diye tekfir ettim. Birini şöyle inanıyor, diğerini şöyle bozuk bir düşüncesi var diye tekfir ettim. Onlardan olmayanların önemli bir kısmını da onları tekfir etmedikleri için tekfir ettim. Sonra etrafıma bir baktım, kimse kalmamıştı. Kendimden başka herkesi tekfir etmiştim ve sıra kendime gelmişti. Burada düşündüm, ben bu kadar insanı tekfir ederken kendi konumumu nasıl garantiye alabiliyorum? İşte orada dönüş yaptım ve artık Müslüman olduğunu söyleyen kimseyle uğraşmıyor, yanlış bir itikadı varsa hükmünü Allah'a bırakıyorum." Bu arkadaşın yaşadığı tecrübe gerçekten ibret vericiydi. Sanki kendilerine Allah tarafından akreditasyon yetkisi verilmiş gibi insanların arasına çıkıp teftiş yapıyorlar. Birinin en ufak bir açığını yakalasalar hemen "bozuk" yani "kâfir" damgası vurup kenara atıyorlar. Üstelik "bu teftişte ben daha yetkiliyim" diyerek kendi aralarında da ihtilafa düşüyor ve birbirlerine de aynı damgayı vurabiliyorlar. Dolayısıyla onların vurduğu damgayı geçerli saymaya kalkışacak olsak bugün yeryüzünde bir tek Müslüman kalmadığı neticesine varacağız. Tekfircilik saplantısına düşenlerin buradan çıkmakta zorlanmalarının en önemli sebeplerinden biri dar ufuklu olmalarıdır. Örneğin herhangi bir anlayışın mensuplarını toptan tekfir edip İslâm dairesinin dışına atarken, tarihte yaşamış yüzlerce içtihat ehli fakihin onları niçin tekfir etmediği üzerinde düşünme ihtiyacı duymazlar. Herhangi bir âyeti kerimeye verdikleri anlamı binlerce hatta yüz binlerce baze... Devamı

15 10 2009

Bayramda İslam Alemi

Ahmet Varolİslâm, insanlara inanç temelli bir kardeşlik bilinci kazandırdığından sınırları kaldırıyor. Siyasi sınırlar yine çiziliyor. Bunda bazen etnik, bazen dinî kimlik, bazen de başka unsurlar belirleyici olabiliyor. Fakat asıl belirleyici unsur hâkimiyettir. Bizim üzerinde durduğumuz husus hâkimiyetten ziyade ilgi sınırlarıdır. Müslümanın ilgi alanının öncelikle tüm iman sahiplerini, ikinci kademede de tüm mazlumları kapsayacak kadar geniş olması gerektiğinden siyasi hâkimiyete göre belirlenen coğrafi sınırların aradan kalkması gerekir. Bu, iman kardeşliğine dayalı sınır tanımayan ilgi ve duyarlılığın özellikle bayramlarda daha fazla kendini göstermesi gerekir.Siyasi sınırlar, Müslümanların iradelerine ve tercihlerine göre çizilmiş değil. Dolayısıyla ilgi alanının sınırları olmamalı. Müslüman toplumların özgürce ve rahatça kaynaşmasını engelleyen ya da zorlaştıran siyasi sınırları kaldırmada başarılı olamıyorsak da en azından kafalarımızdan silip atmalıyız. Bu, kardeşlerimizin ne durumda olduklarını sorgulamada söz konusu sınırların ötesine uzanmakla, oralardan haberdar olmak için çaba harcamakla başlar. Fakat bilgilenmeyi mutlaka ilgilenme takip etmeli. Öyle olmazsa bizim sahip olacağımız bilginin bir oryantalistin İslâm ya da Müslümanlar hakkında sahip olduğu bilgiden fazla farkı olmayacaktır. Örneğin biz namazı kılmak için öğreniriz; oryantalist ise Müslümanların nasıl ibadet ettiğini öğrenmek için. Namazın nasıl kılındığını öğrenip de kılmayan Müslümanın bu bilgisinin oryantalistin bilgisinden ne farkı olacaktır? İman kardeşliği bilincine dayalı bilgilenmede sınırları aşabilmek önemli bir başarıdır ama faydalı olması pratiğe yansımasına bağlıdır.Ne yazık ki siyasi sınırlar toplumumuzda hâlâ birçoklar... Devamı

15 10 2009

Wikipediada Tasavvuf

Tasavvuf (Arapça: تصوف taṣawwuf, Farsça: تصوف tasavvof) ya da Sufizm veya Sufilik (Arapça: صوفية ṣūfīya, Farsça: صوفی‌گری sūfīgarī), İslam inancında Allah'a ulaşmanın yollarından biridir. Bir başka tanıma göre, insanın akıl yoluyla erişemediği ilahî hakikatlere ve gayb alemine ait hakikatlere sezgiyle ulaşma yoludur      Farklı görüşler: Ruhu kötü huylardan temizleyip (safa), hakiki bilgiye (yakın) ulaşma yoludur. Sufizm olarak da adlandırılır. Mistisizm'in İslam özelindeki hali olup, varoluşun arkasındaki sırlara vakıf olmanın sanatıdır. Sufizm, Kur'an anlayışını "Kuran'ın medarı ikidir, İlm-i tevhit, amel-i tevhit; tecellisi görülen hal ise lüzumlu ilim, salih ameldir." diye özetlemiş, Muhammed'in "Nefsini bilen Allah'ı bilir" hadisini yaşam biçimi kabul edip, olgun insan (insan-ı kâmil) olma yolunun Evliya rehberliğinde dıştan içe dönüşle mümkün olacağı, ögrenim ve yaşam alanının Sufizm olduğunu savunur. "Tasavvuf kâal (laf) değil, hâl yoludur" anlayışı sebebiyle halk arasında Ehli Hâl Üniversitesi olarak da anılır. Sufizm'in tanımı çeşitli mutasavvıflarca farklı şekillerde yapılmıştır. Bu tanımlardan birine göre, Sufizm, insanın akıl yoluyla erişemediği ilahî hakikatleri ve gayb alemine ait hakikatleri sezgiyle arama yoludur. Hedef, insan-ı kamil olmaktır. Bir başka deyişle, Sufizm, İslam inanışına göre, kişiliği kötü huylardan temizleyip, ruhu pak edip, olgun olma (kemale erme) yoludur. Mistik (ruhani) yaşantı olarak da adlandırılmış, Muhammedi Tasavvuf inanışında her şeriatın Muhammedi, İsevi, Musevi gibi) Evliyaları ve tarikatleri olduğu Mutasavvıflar tarafından kabul edilmiştir. Muhammedi Tasavvuf... Devamı

15 10 2009

NAKŞİLİK ÜZERİNE

قBüyük İslam alimi İbrahim Hakkı-i Erzurumi'nin Marifetname adlı meşhur ansiklopedik eseri önsözünde belirttiği gibi, "Hak taala iki cihanı Beni Adem için, onları da kendi marifeti için" yaratmıştır. Bu söz Kur'an-ı Kerim'den alınma mühim bir hakikat, yani: İnsanın dünyadaki asıl görevinin yaradanı olan Allah'ı bilmek, bulmak ve tanımak olduğunu, veciz bir şekilde ifade ediyor.Tüm müslüman alimler, bu, her şeyden önde gelen ve en ulvî olan gayeyi sağlamak için gayret etmiş çalışmalar, eserler yazmış usüller geliştirmişlerdir. Böylece İslam dünyasında, Allah'a erme yollarını gösteren çeşitli hak tarikatlar doğmuştur: Kadirilik, Rifailik, Şazililik, Kübrevilik, Ekberilik, Sühreverdilik, Çeştilik, Yesevilik,.. gibi. Bunların İslam Ülkeleri'nde ve Türkiye'de bugün dahi pek çok mensupları, mühipleri vardır. Hele ülkemiz tarihinde ve kültüründe tarikat ve tasavvufun çok köklü bir yeri olduğu herkesçe malumdur. Halkımız, Yunus Emre, Mevlana, Hacı Bektaş-ı Veli, Hacı Bayrım-ı Veli, Eşrefoğlu Rumi, Merkez Efendi, sümbül Efendi, İsmail Hakkı-i Bursevi, Aziz Mahmud-i Hüdai, Yahya Efendi, Niyazi-i Mısrî, Şemseddin Sivasî, Abdül ehad-i Nuri.. ve daha nice evliyaullahı candan sever, kabirlerini ziyaret eder, hatıralarına sonsuz sevgi ve saygı duyar.İşte son günlerde sözü çok edilen Nakşibendilik'le de bu irfan yollarının en başta gelenlerinden biridir.Nakşibendilik veya kısaca Nakşilik, adını Buharalı ünlü Türk Şeyhi Bahaeddin-i Nakşibend'den (1318-1389) alan dini bir ekoldür, bir irfan mektebidir; aynen Meydan Larosse'un ifadesiyle, "Sünniliğin bütün görüşlerini benimseyen, AŞIRI ÖLÇÜDE DİNE BAĞLI OLANLARIN TERCİH ETTİKLERİ" bir tarikattır, asırlard... Devamı

15 10 2009

Tekke Eğitimin Bazı Özellikleri

1-Bu eğitim zorunlu bir eğitim değildir. İnsanların dinin esaslarını öğrenmeleri zorunlu olmakla beraber tekke eğitimi zorunlu değildir.2-Belli bir yaş sınırı yoktur. Tekke eğitiminde şu yaş ya da bu yaşta bu eğitime başlanmalıdır diye bir kural yoktur.3-Mürşid gereklidir. Sufi yolunun olmazsa olmazlarından biri bu ilkedir. “Şeyhi olmayan şeyhi şeytandır.” Sözü “Tasavvufa girmeyenin hali haraptır.” anlamında değildir. Bu söz, “kendine yolda yürümek için rehber şahsı bulmak” anlamındadır.4-Mürşidi aramak gerekir. Bu ilke yukarıdaki ilkeyle ilişkilidir. Herkesin mürşidini aramak ve bulmak özgürlüğü vardır. Yolcu adayının ailesinin veya yakın çevresine bağlanmak gibi bir zorunluluğu yoktur.5-Birebir eğitimdir. Mürşid müridleriyle tek tek ilgilenir. Mürşid, ruhi yapılarına ve kültürel düzeylerine göre kendilerine “vazife” verir.6-Mürşidler arasında mürid alışverişi vardır. Bu alışveriş günlük alışverişten farklı ruhların birbirini anlamasıdır. Bir mürid mürşidi vefat ettiğinde mürşidin halifesine bağlanabileceği gibi başka bir mürşide de bağlanabilir.7-Teslimiyetçi bir eğitimdir. Bir mürşide bağlanan mürid bu yolda itiraz hakkına sahip değildir. İtiraz gönülden gönüle olan bağı keser.8-Süresi belli değildir. Eğitimin süresi belli değildir. Çok kısa süre de olabilir, uzun süre de olabilir.9-Yatılıdır/Gündüzlüdür. Tekkenin yapısına göre eğitim tekke içinde de olabilir, dışında da olabilir.10-Masrafları genellikle vakıflar karşılar. Cami ve medreselerde olduğu tekkelerin masrafları vakıf denilen bir kurum tarafından karşılanır.11-Özel bir mekân gereklidir. Melamiler hariç her sufi ekolün eğitim sistemine uygun mekânı vardır.12-Türkçe, Arap&... Devamı